Nereye savruluyoruz…
Maalesef okullarımızdaki şiddetin önüne geçemiyoruz. Önce Siverek’te, Hasan Çelebi Mahallesi’nde bulunan Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin eski bir öğrencisi, okula av tüfeğiyle saldırdı. Çevreye rastgele ateş açan saldırgan, öğrencilerin de aralarında bulunduğu 16 kişiyi yaraladı.
Ardından Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nda, çantasında 5 silah ve 7 şarjör bulunan (evet, yanlış okumadınız, 5 silah ve 7 şarjör) 8. sınıf öğrencisi iki sınıfı taradıktan sonra intihar etti. Saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı 9’a yükselirken, 6’sı ağır olmak üzere 13 kişi yaralandı.
Sosyal medyada bugünlerde dolaşan bir müdür yardımcısının yazısının sonunda şu ifadeler yer alıyor: “Zamanında bir millî eğitim bakanının ‘Senin saçını keserlerse bana söyle, ben de müdürün saçını keserim’, ‘Velimi üzeni, ben de üzerim’ saçmalığıyla başlayan yozlaşmanın geldiği durum içler acısı. Kimler doğrudan veya dolaylı olarak bu berbat durumdan sorumluysa yatacak yerleri yok. Yazıklar olsun…”
Eğitim sendikaları yıllardır bas bas bağırıyor: “Okullarda can güvenliğimiz yok.” Ama dinleyen yok. Sonuç ortada…
Buna isterseniz denetimsizlik deyin, isterseniz şiddeti normalleştiren dizi ve filmler deyin… Ama öncelikle sorumluluk anne babada. Eskiden aileler çocuklarını okula teslim ederken “eti senin, kemiği benim” derdi.
İBB davasında tutuklu Iraz Bayrak, mahkemedeki ifadesinde şöyle diyor: “Küçük bir yerde, öğretmen çocuğu olarak hep sorumluluk sahibi ve örnek olması gereken bir bilinçle büyütüldüm. Örneğin herkes saçını salıp okula gidebilirken, siz örnek olmanız gerektiği için gidemezsiniz.”
Bakın, Iraz’ın öğretmen annesi çocuğunu nasıl anlatıyor:
“Iraz çok güzel kalpli bir çocuk. Bunu herkes kendi çocuğu için söyler ama o, güzel kalbini her şeye yansıtan bir çocuk. Ben çalıştığım için onu anneannesi büyüttü. Öğretmenim, 20 yıldır da yöneticiyim. Çok zor okullarda yöneticilik yaptım. Iraz’ın lisesinde de idareciydim. Hani savunmasında dedi ya ‘saçını bile salamazsın’ diye… Çünkü ‘sen Güner Hoca’nın kızısın, saçını salarsan diğerleri de salar’ diyerek büyüttüm. Kuralcılığım bazen beni üzmüştür ama kuralcılığını benden alır. Hâlâ kırtasiyeye gider; kırmızı kalemi ayrıdır, mavi kalemi ayrıdır, not defterleri ayrıdır. Ama abartıyı sevmez, ruhu çocuktur.
Akranları eğlenirken Iraz Darülaceze’de yaşlılara kitap okurdu, çocuk onkolojide çocuklarla ilgilenirdi. Üniversite sınavında sayısal öğrencisi olarak çok iyi bir puan aldı ama zihinsel engelliler öğretmenliği okumakta ısrar etti. Ben izin vermedim. Çünkü biliyorum, duygusal olarak çok bağ kuruyor. Birine okuma yazma öğretiyor, birini üniversiteye hazırlıyor. Koğuştaki bir arkadaşının yeğeninin nişanı varmış, ‘Anneciğim mutlaka çiçek gönderir misin?’ diyor. Birinin kahve makinesi yok, ‘Anneciğim kahve makinesi alır mısın?’ diyor. Başka bir şey yok bu çocuğun dünyasında.”
Hayatın garip bir tesadüfü… Üniversiteden mezun olduktan sonra Iraz Bayrak, Gemlik’e benzediği için Silivri’ye yerleşmeyi düşünmüş. Annesi şöyle anlatıyor: “Belediyeye otobandan gidip geleceğim diye tutturdu. Biz de çok uzak diyerek izin vermedik. Çocuğum şimdi Silivri’de. Geçen mektubunu şöyle bitirmiş: ‘Küçük bir tatil kasabasından sevgiler.’ Düşünebiliyor musunuz? Cinayet koğuşunda kalıyor ve böyle yazıyor. Bu çocuğa en fazla saygı duyarım.”
Gelin, anne babalar… Çocuklarımızı Iraz gibi yetiştirelim. Saygıyı, sevgiyi, terbiyeyi, merhameti, dürüstlüğü, hoşgörüyü ve vicdanlı olmayı bizden öğrensinler. Çocuklar okulda sadece eğitim alsın, öğrenim görsün.










































