Silivri Demokrasi Platformu Sözcüsü Baki Çifçi, 14 Mart Tıp Haftası kapsamında kaleme aldığı yazısında, sağlığın sadece tıbbi bir hizmet değil; barış, adalet ve demokrasiyle var olan bir bütün olduğunu vurguladı.
İşte Silivri Demokrasi Platformu Sözcüsü Baki Çifçi’nin o yazısı:
SAĞLIK, DEMOKRASİ, BARIŞ VE HEKİMLİK
Türk Tabipleri Birliği 14 Mart TIP Haftası Silivri Programı “HAKLARIMIZ VE İYİ HEKİMLİK DEĞERLERİ” temasıyla Silivri Atatürk Anıt Meydanında resmi bir tören gerçekleştirdi. Her yıl olduğu gibi İstanbul Tabip Odası ortak bildirisi okunup, anıta çelenk konularak son bulan törende yöneticilerinden Dr. Fethi Bozçalı’nın sözleri aslında çok yalın ama bir o kadar da derin bir gerçeği hatırlatıyordu.
“Savaş bir halk sağlığı sorunudur. Demokrasi olmadan sağlık olmaz.”
Bu cümleler yalnızca bir meslek örgütünün görüşü değil; modern tıbbın ve halk sağlığı biliminin kabul ettiği temel bir gerçeğin ifadesidir. Tabi bu hekimlerin dilinde hak olarak söyleniyorsa kıymeti çok daha anlamlıdır. Çünkü sağlık sadece hastanelerde verilen bir hizmet değildir. Sağlık; barışın, adaletin, temiz çevrenin, eşitliğin ve demokratik bir toplum düzeninin ürünüdür. Sağlık aynı zamanda bir barış hakkıdır. Çünkü savaşın olduğu yerde ne hastane yeterlidir ne hekim ne de ilaç. Savaş önce insanı, sonra doğayı, ardından toplumun bütün sağlık koşullarını yok eder. Göçler, yoksulluk, açlık, travma ve salgın hastalıklar savaşın kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu nedenle barış talebi yalnızca siyasi bir talep değil, aynı zamanda en temel halk sağlığı talebidir
Bir toplumda sağlık göstergelerine bakmak için sadece hastane sayısına veya açılan şehir hastanelerine bakmak yetmez. Asıl bakılması gereken şeyler şunlardır: İnsanlar yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşabiliyor mu? Temiz suya erişim var mı? Çalışma koşulları güvenli mi? Çocuklar yoksulluktan korunabiliyor mu? Savaş, şiddet ve baskı ortamı var mı? Yurttaşlar haklarını özgürce dile getirebiliyor mu?
Dünya Sağlık Örgütü yıllardır aynı gerçeği söylüyor: Sağlığın en güçlü belirleyicisi demokrasi, sosyal adalet ve barıştır. Türkiye’de sağlık sisteminin açmazı; Türkiye’de son yirmi yılda sağlık sistemi “reform” adı altında büyük bir dönüşüm yaşadı. Ancak bugün gelinen noktada sağlık çalışanları da yurttaşlar da ciddi sorunlarla karşı karşıya. En temel insan hakkının piyasalaşmış sömürü çarkı!
Sağlık Hava ve Su Gibi Bir Haktır: Sağlığın Ticarileşmesi Sağlık Hakkı İhlalidir
Son yıllarda özel hastanelerde ortaya çıkan “yeni doğan” skandalları, sağlığın nasıl tehlikeli bir biçimde ticarileştirildiğinin çarpıcı bir göstergesi oldu. Yenidoğan bebeklerin yoğun bakım süreçlerinin bir gelir kapısına dönüştürülmesi, sağlık hizmetinin insan hayatından çok kâr mantığıyla yönetildiğinde hangi vahim sonuçların doğabileceğini ortaya koydu. Oysa sağlık sistemi ticari bir piyasa değil, kamusal bir sorumluluk alanıdır. Bebeklerin, hastaların ve ailelerin kaderi şirket bilançolarına bırakıldığında hem sağlık hakkı hem de toplumun vicdanı ağır bir yara alır. Bu nedenle sağlık hizmetinin kamusal, denetlenebilir ve insan hayatını merkeze alan bir anlayışla yeniden güçlendirilmesi hayati bir zorunluluktur.
Sağlık hizmeti ticarileştikçe sistem bozuluyor. Şehir Hastaneleri modeliyle kamusal kaynaklar uzun yıllar şirketlere aktarılıyor. Hekimler ve sağlık çalışanları şiddet ve ağır çalışma koşulları altında çalışıyor. Randevu sistemleri ve yoğunluk nedeniyle yurttaşların sağlığa erişimi zorlaşıyor. Koruyucu sağlık hizmetleri geri plana itilmiş durumda. Bugün sağlık sisteminin en büyük sorunu, sağlık hizmetinin bir kamu hakkı olmaktan çıkarılıp piyasa hizmeti haline getirilmesidir.
Hekimler şunu söylüyor:” Sağlık eşit ve ücretsiz erişilebilir olmalıdır. Koruyucu sağlık hizmetleri güçlendirilmelidir. Sağlık çalışanları şiddetten korunmalıdır. Sağlık politikaları bilimsel ve kamusal olmalıdır. Sağlık sistemi şirketlerin değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlanmalıdır. Bu talepler, dünyanın pek çok ülkesinde zaten temel sağlık politikalarının parçasıdır. Sağlık sisteminde uygulanan performans modeli, iyi hekimlik hakkını da hasta hakkını da zedeleyen bir uygulamaya dönüşmüştür. Hekimi daha çok işlem yapmaya zorlayan bu sistem, nitelikli ve bütüncül sağlık hizmeti yerine hız ve sayıyı öne çıkarıyor. Oysa hekimliğin özü hastayı dinlemek, doğru teşhis koymak ve güvene dayalı bir ilişki kurmaktır. Performans baskısı altında ne hekim gerçek anlamda hekimlik yapabilir ne de hasta hak ettiği sağlık hizmetini alabilir.”
Demokrasi ve Sağlık Arasındaki Bağ
Demokrasi ile sağlık arasındaki ilişki sadece teorik değildir. Araştırmalar açıkça göstermektedir ki: Demokratik ülkelerde yaşam süresi daha uzundur. Çocuk ölümleri daha düşüktür. Sağlık hizmetlerine erişim daha eşittir. Halk sağlığı politikaları daha güçlüdür. Bunun nedeni basittir. Çünkü demokrasi, toplumun ihtiyaçlarının karar süreçlerine yansımasını sağlar. Baskının, korkunun ve eşitsizliğin hâkim olduğu toplumlarda ise sağlık da bozulur.
Son söz
Türk Tabipleri Birliği’nin ve sağlık emekçilerinin dile getirdiği talepler aslında çok açık: Barış istiyoruz. Demokrasi istiyoruz. Adalet istiyoruz. Eşit ve kamusal bir sağlık sistemi istiyoruz.
Tıp Haftası vesilesiyle hekimlerin ve tüm sağlık emekçilerinin haklarına saygı göstermek elbette dayanışmasının gereğidir. Ancak mesele yalnızca hekimlerin meselesi değildir. Bir ülkenin sağlık sistemi, aslında o toplumun medeniyet aynasıdır. Hastanelerin koridorlarında görülen tablo; hekimlerin çalışma koşullarını, hastaların aldığı hizmeti ve sağlık politikalarının niteliğini belirleyenlerin kimler olduğunu da gösterir. Çünkü sağlık politikalarını kuranlar yönetenlerdir, yönetenleri seçenler ise toplumdur. Bu yüzden sağlık sistemi yalnızca bir hizmet alanı değil, aynı zamanda bir ülkenin toplumsal vicdanının, demokrasi düzeyinin ve yurttaşlarının hak ettiği yaşam kalitesinin nabzıdır.
Hasan Baki ÇİFÇİ 14.03.2024








































