Biz 90’lar çocukları için oyun oynamak çoğu zaman sokağa çıkmak demekti. Bir araya gelmek için uzun planlara ihtiyacımız yoktu. Birkaç arkadaş, bir top, bazen bir ip ya da yere çizilmiş birkaç kare yeterdi. Seksek oynar, saklambaçta saklanacak yer arar, yakalamacada nefes nefese kalana kadar koşardık. Yerden yüksek oynarken basacak güvenli bir yer bulmaya çalışır, dokuz taşta taşları devirmek için heyecanlanırdık. İstopta topun peşinden koşar, kurt baba oynar, çamurdan evler yapıp kendi küçük dünyamızda evcilik kurardık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Bizi eve çağıran bir telefon ya da peşimizden gelen bir bildirim yoktu; akşam ezanı okununca oyunumuzun bitme vaktinin geldiğini anlardık. Bazen eve gitmek istemez, oyunu biraz daha uzatmanın yolunu arardık.
Bugün o günleri hatırlarken yalnızca eğlendiğimiz anları değil, farkında olmadan ne kadar çok hareket ettiğimizi de düşünüyorum. Koşuyor, zıplıyor, eğiliyor, tırmanıyor ve bütün bunları bir egzersiz yaptığımızı düşünmeden gerçekleştiriyorduk. Oyunlarımızın kuralları vardı ama hayal gücümüzün sınırları yoktu. Bazen bir oyuna yeni kurallar ekler, bazen de kendi oyunumuzu kendimiz uydururduk.
Bugünün çocuklarının dünyası ise biraz daha farklı. Teknoloji hayatımızın doğal bir parçası hâline geldi. Ekranlar çocuklara yeni imkânlar sunarken açık havada oyun oynamaya ve hareket etmeye ayrılan zamanı da yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Burada mesele teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak değil; çocukların günlük yaşamında harekete de yeterince yer açabilmek.
Çünkü hareket etmek çocuklar için yalnızca enerjilerini atmak değildir. Koşarken hızlarını ayarlamayı, zıplarken dengelerini korumayı, oyun sırasında arkadaşlarıyla anlaşmayı ve kurallara uymayı da deneyimlerler. Bazen kaybetmeyi, bazen sırasını beklemeyi, bazen de bir anlaşmazlığı kendi aralarında çözmeyi öğrenirler. Üstelik bunun için her zaman özel bir spor salonuna ya da pahalı ekipmanlara ihtiyaç yoktur.
Bazen parkta geçirilen yarım saat, birlikte oynanan bir top oyunu veya evde müzik eşliğinde yapılan küçük hareketler bile güzel bir başlangıç olabilir. Önemli olan, hareketi çocuklara bir zorunluluk gibi sunmak yerine keyif alabilecekleri fırsatlar yaratmaktır.
Bir spor dalıyla ilgilenmek elbette çok değerlidir. Ancak çocukların hareket ihtiyacı yalnızca antrenman saatleriyle sınırlı değildir. Gün içinde yürümek, açık havada oynamak ve çevrelerini keşfetmek de aktif bir yaşamın parçalarıdır.
Anne babalar olarak her zaman büyük planlar yapmak zorunda değiliz. Bazen telefonları bir kenara bırakıp çocuklarımızla dışarı çıkmak, onlarla saklambaç oynamak ya da birlikte yürümek yeterlidir. Belki de kendi çocukluğumuzdan hatırladığımız o basit oyunları yeniden hayatımıza katmanın zamanı gelmiştir.
Bu yazıyı yazarken çocukluğumun en güzel anılarına eşlik eden insanları da anmadan geçemiyorum. Başta kardeşlerim ve kuzenlerim olmak üzere, birlikte oyunlar oynadığım, güldüğüm, koştuğum ve bugün hâlâ güzel hatıralarla andığım bütün çocukluk arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. O günlerin güzelliğinde hepinizin ayrı bir yeri var. Belki o zamanlar bunun farkında değildik ama birlikte geçirdiğimiz zamanlar bugün hatırladıkça yüzümüzde tebessüm oluşturan çok kıymetli anılara dönüştü.
Çocuklarımıza yalnızca spor yapmayı değil, hareket etmekten keyif almayı da öğretelim. Çünkü güzel bir çocukluk hatırası bazen pahalı bir oyuncaktan değil; dokuz taş oynarken yaşanan heyecandan, sokakta yankılanan kahkahalardan, çamurdan yapılan küçük evlerden ve akşam ezanıyla sona eren oyunların ardından eve dönerken hissedilen tatlı yorgunluktan geriye kalır.
Yorumlar 0